English
 Bilgiler
 
 Bu kadar da mı olur serisi başlıyor: part-1
Sürecin başlangıcı Bu bölüm, bir araştırma görevlisinin yaşadığını anlattığı sürecin başlangıcını, isim vermeden ve kesin hüküm kurmadan aktarır. Anlatım, kişinin kendi gözlemi ve iddiası niteliğindedir. Bir araştırma görevlisi vardı. Akademide yeni bir danışmanla çalışmaya başlamıştı. Daha önce, “oda kapısı” gibi basit görünen bir sınırın bile nasıl yanlış yorumlanıp büyütülebildiğine dair kötü bir tecrübe yaşamıştı: Bir gün kapı çalınmadan odaya girilmiş, bu olay “saygısızlık”tan öteye taşınarak, zamanla farklı başlıklara çekilebilecek bir gerilim kapısı aralanmıştı. O yüzden o, kapı, mesafe ve üslup gibi küçük ayrıntılara fazlasıyla dikkat etmeyi öğrenmişti. Bir gün, kendi odasında kapı çalmadan giren bir öğrenciyi gördü. İlk seferde uyarmadı. “Bir daha olursa dikkat eder” diye düşündü. İkinci seferde yine kapı çalınmadan girildiğinde, o anın ileride nasıl kullanılabileceğini, geçmişte yaşadığı benzer bir deneyim nedeniyle, istemeden de olsa aklına getirdi. Çünkü daha önce; sıradan bir davranışın, sonradan çok ağır ithamların altyapısı gibi sunulabildiğine tanık olduğunu söylüyordu. Sonra bazı küçük sahneler birikti: Bir gün bir odaya ikinci kez girerken kapının nasıl kullanıldığı, bir gün yan masada oturan birine “Biraz sessiz olur musunuz?” denilip denilmediği, bir sorunun yanıtsız bırakılıp bırakılmadığı… Ona göre bunlar normal hayatın sıradan ayrıntılarıydı. Ama o ayrıntıların, bir başkasının ağzında “kaba davrandı”, “rahatsız etti” gibi cümlelere dönüştürülebileceği korkusu büyümeye başladı. Özellikle de daha önce duyduğu, mahremiyete dokunan ve kişinin itibarını bir anda yerle bir edebilecek türden iddialar nedeniyle. Bu korku, sadece “işyerinde gerilim” korkusu değildi. Kişi, aynı dönemde ailesine ait bir başka hukuki süreçte (örneğin bir SGK davası gibi) yaşananların da farklı bağlamlarda “kanıt yok” ya da “kişisel kusur” gibi etiketlerle üstüne yapıştırılabileceğini; kendisinin de geçici görevle bulunduğu yerde, asıl kurumuna döndüğünde benzer bir dışlama ve itibarsızlaştırma döngüsünün yeniden başlayabileceğini düşünüyordu. Kısacası, zihninde şu cümle dolaşıyordu: “Bu basit sahneler, ileride bir dosyanın içine ‘gerekçe’ diye konulabilir.” Böylece bir yıl boyunca, kendi anlatımına göre, iki şeyi aynı anda yapmak zorunda kaldı: Hem akademik olarak ayakta kalmak, hem de hakkında dolaşan iddiaları çürütmeye çalışmak. Kimi zaman sessiz kaldı, kimi zaman belgelerle konuştu, kimi zaman “ben bunu demedim, böyle yapmadım” demek zorunda kaldı. En ağır olanı ise şuydu: Danışmanının ve çevrenin, daha en baştan, ona yapılan haksızlıkları “haklı” bulduğunu düşünmeye başlamasıydı. Bu düşünce, onun yalnızlık duygusunu daha da artırdı. Yıllar geçti. Kişinin iddiasına göre, hukuki sürecin bir aşamasında, o ağır ithamları dile getiren kişinin yeminli beyanında bu iddiaların bir kısmını geri aldığı ya da inkâr ettiği görüldü. Fakat o ana gelene kadar geçen süre, araştırma görevlisinin üzerinde kalıcı izler bırakmıştı: yaşam kalitesinin düşmesi, sürekli tetikte olma hâli, güven duygusunun zedelenmesi, akademik üretkenliğin baskı altında kalması… Ve belki de en sarsıcı olanı: Yaşadığı duygusal yıpranmanın, hukuk önünde “somut” bir karşılık bulmakta zorlanması; mahkemelerin, bu tür “duygusal taciz” etkilerini her zaman aynı ağırlıkta değerlendirmediğini hissetmesi. Bu yüzden o, sürecin başlangıcını tek bir büyük olayla değil, küçük görünen ama etkisi büyüyen bir “alıştırma” gibi tarif ediyordu: Kapı, ton, mesafe, söz… Sonra dosya, iddia, yalnızlık. Ve işte, onun hikâyesinde “bu kadar da mı olur" tam da burada başlıyordu
 
Google Sayaç Kodu