Bu da mı Başımıza Gelecekti? – 2. Kısım
Bursun Gölgesinde: Tarafsızlığın Bedeli, Nakil Oyunu ve “Mobbing”in Sistemleşmesi
Not (okura): Bu yazıda kişi/kurum isimleri özellikle gizlenmiştir. Anlatılanlar; bir araştırma görevlisinin kendi deneyimi ve iddiaları çerçevesinde, kişisel tanıklık niteliğindedir. Herhangi bir kişi hakkında “kesin hüküm” değil; yaşananların kronolojisini ve etki alanını görünür kılma amacını taşır.
Bazı süreçler vardır; en başta küçük bir gecikme gibi başlar. “Burs yatmadı.” dersin. “Bir yanlışlık olmalı.” dersin. Sonra o gecikmenin, yalnızca teknik bir aksaklık olmadığını fark edersin: tarafsızlığın cezalandırıldığı, ilişkilerin nüfuzla büküldüğü, insanların birbirine “delil” gibi sürüldüğü bir zincir…
Bu bölüm, o zincirin ikinci halkası.
1) “Tarafsız Kalmanın” Bedeli: Bursun Yatmadığı Günler
Araştırma görevlisi, görevli bulunduğu üniversitede doktora tez danışmanıyla çalışırken, asistanlık konumunu danışmanı kayırmak için kullanmadığı iddiasıyla hedef haline geldiğini düşünür. Tam bu dönemde, Amerika’daki YÖK bursunun yatmasını sağlayacak süreçte, “dosyayı yürüten” kişi/kişilerin görev yerinin değiştirilmesi için, üniversite e-postası üzerinden YÖK personelinin adresi kullanılarak bir hareket alanı oluşturulduğu şüphesine kapılır.
Sonuç net olur: Burs yatmaz.
Burs yatmayınca “hayat” beklemez. Kira beklemez. Yaşam giderleri beklemez. Laboratuvar, yol, sağlık, gündelik düzen beklemez. Araştırma görevlisi, bursun boşluğunu banka kredisiyle kapatmak zorunda kaldığını, bunun da hem maddi hem psikolojik bir kırılma yarattığını anlatır. Kredi geri ödemesi 6 yıl kadar araştırma görevlisinin hukuki haklılığını bekleyene kadar sürer.
2) Görünmez Yıpratma: Kapısız Girişler, Şikâyet, Cevapsızlık
Bu sürecin part-1 de anlatılan şekilde, öğrencilerin odaya üst üste kapıyı çalmadan girmesi gibi küçük görünen ama sürekli tekrarlandığında insanı yoran bir durum yaşandıktan sonra gerçekleşir. Araştırma görevlisi bunu şikâyet eder; ancak danışman hocanın bu şikâyeti ciddiye almadığını, hatta “meseleyi büyütmeyen” bir tutum sergilediğini aktarır.
Küçük ihlaller, zamanla büyük yıpratmaların alt yapısıdır:
sınırın korunmadığı yerde insanın itibarı da korunmaz.
3) Nüfuz İddiası ve “İptal” Korkusu
Araştırma görevlisi, danışman hocanın aynı üniversitede bulunan eşi ve kaynı gibi akademik çevrelerin, YÖK’teki etkilerini kullanarak burs sürecine müdahil olduğuna ve bursun iptal ettirildiğine dair bir kanaate sürüklendiğini söyler.
Bu noktada hikâye teknik olmaktan çıkar, kişisel ve toplumsal bir “adalet” meselesine dönüşür:
Bir bursun kesilmesi, bazen bir akademik hayatın kesilmesidir.
4) Aile İçi Kırılma: Kefalet, İspiyon ve İtham Sarmalı
İşin en ağır tarafı, anlatıya göre “dışarıdan gelen baskı” değil, yakından gelen kırılma olur.
Araştırma görevlisi, kredi süreçlerinde ablasını kefil göstermek zorunda kaldığını; kendisini en çok destek olacak kişiler olarak gördüğü abi ve ablanın ise süreçte beklediği gibi yanında durmadığını anlatır.
Burada iki ayrı kırılma çizgisi görünür:
-
Ablanın, araştırma görevlisinin yaşadıklarını “korumak” yerine, bazı bilgileri yanlış kişilere taşıdığı iddiası
-
Amerika’da “polis aramasına kadar gidebilecek” bir ithamı tetikleyecek bir eyleme girildiği şüphesi
Anlatının dili şu duyguda düğümlenir:
“Ben tarafsız kaldım; ama tarafsızlığım bile beni korumadı.”
5) Bilgi Paylaşımı ve “Örgütlü” Hâle Gelen Yıpratma
Araştırma görevlisi; burs yatmadığı için oluşan açıkları kapatmaya çalışırken, banka bilgilerinin veya finansal süreçlerinin üçüncü kişilerle paylaşıldığını; hukuki süreç başladığında ise bankanın kampüs dışına taşındırılması gibi “tesadüf” görünse de güveni zedeleyen gelişmeler yaşandığını ileri sürer.
Bu aşamada yaşananların bireysel değil, örgütlü ve sistematik bir yıpratma formuna dönüştüğünü düşünür.
6) OHAL Gölgesinde Kadro Nakli: İmza, Sözleşme, Oldubitti
Türkiye’ye dönüş yaklaşırken tablo daha da karmaşıklaşır.
Araştırma görevlisine göre; dönemin OHAL koşullarında yapılan düzenlemelerle birlikte, kadro nakli süreci “gizli” ve hızlı yürütülür; bir günde İstanbul’dan, ertesi gün Ankara’dan denk getirilen yazışmalarla sanki “çok önceden planlanmış” bir işlem tamamlanır.
Üstelik iddiaya göre, süreçte rektör yerine imza attırma gibi usule dair soru işaretleri oluşur; ardından araştırma görevlisinin dilekçe ve talepleri sümen altı edilir.
Bunun yarattığı psikoloji nettir:
“Benimle ilgili kararlar, bana danışılmadan alınıyor.”
7) “İlaç Kullanıyor” İddiası: Bilim Yerine Damga
Anlatıda en sarsıcı başlıklardan biri de budur.
Araştırma görevlisi, danışmanının ya da süreçte etkili kişilerin, kendisini “ilaç kullanıyor” söylemiyle damgalayıp, akademik tutumunu ve itibarını zayıflatmaya çalıştığını; bu söylemin aile içi mesajlarla da desteklenerek bir tür baskıya dönüştürüldüğünü iddia eder.
Burada mesele, sağlık değil; damgadır.
İnsanı “olduğu” üzerinden değil, “etiketlenmiş hâli” üzerinden yönetme çabasıdır.
8) Enstitü Müdürü Görüşmesi: Açık Tehdit ve Hukuka İtiliş
Araştırma görevlisi, durumu anlatmak için görüştüğü enstitü müdüründen (nakil kararını veren) beklediği güveni görmediğini; “ben istediğim kişiyi istediğim yere gönderemem” gibi bir cümleyle birlikte, mahkemeye gidilmesi hâlinde “evrak işleriyle uğraştırılacağı” yönünde bir ifade duyduğunu aktarır.
Ve o an, süreç bir eşiği aşar:
Bu artık “idari bir problem” değil,
insanı hukuki yola mecbur eden bir baskı düzenidir.
Kapanış: Bu Bir Burs Hikâyesi Değil
Bu bölüm, bursla başlamış gibi görünse de aslında burs sadece “ilk düğme”dir. Arkasında şunlar vardır:
-
Tarafsızlığın cezalandırılması
-
İtibarın küçük ihlallerle aşındırılması
-
Aile bağlarının “kanıt” gibi kullanılması
-
İdari işlemlerin oldubittiye getirilmesi
-
Sağlık üzerinden damgalama ile psikolojik baskı
-
Hukuki sürece iten açık/örtük tehditler
Ve en ağır soru:
Bir akademik hayat, kaç kişinin küçük menfaatlerine kurban edilebilir?
Sendika Üzerinden Sessizleştirme: “MIT ajanı” İthamı ve Kısıtlanan Faaliyetler
Kadro nakli sürecinin yarattığı belirsizlik ve yalnızlaşma hissi sürerken, araştırma görevlisi; görevli olduğu ilin sendika temsilciliğinin mevcut durumunun hukuki desteğini alabilmek ve hak arama kanallarını güçlendirmek amacıyla temsilciliğin sendikasına üye olduğunu, buna rağmen sendikal zeminde de dışlandığını aktarır.
İddiasına göre, üniversite sendika temsilcilerinin yer aldığı bir WhatsApp grubunda, daha önce çeşitli konularda destek olduğu bir profesörün teşekkür amacıyla gönderdiği kitabın kargo teslimatında yaşanan gecikmesi bahane edilerek, gruptaki bir kişi tarafından akıl dışı bir itham üretilmiş; kendisinin “MIT ajanı” olduğu iddiası, bağlı bulunduğu (kadro naklinin enstitü müdürü tarafından yapıldığı) üniversitenin il sendika temsilciliğine “ispiyon”lanmıştır.
Araştırma görevlisi, bu olayın ardından sendikal faaliyetlerinin fiilen kısıtlandığını, sözünün dinlenmediğini ve sendika içinde dahi önyargılı bir muameleyle karşılaştığını belirtir. Ona göre bu, yalnızca bir karalama değil; aynı zamanda kurumsal destek kanallarını da zayıflatan bir yalnızlaştırma zincirinin parçasıdır.
Bu yalnızlaştırma, bir süre sonra söylem düzeyinde daha sert bir etiketlemeye evrildiğini düşündüğü bir başka iddiayla birleşir.
Devamı (3. Kısım): Türkiye’ye dönüş sonrası başlayan “fiziksel tehdit iftirası”, dilekçelerin akıbeti ve “dijital gözetim” şüphesini büyüten ayrıntılar…
Bunu yazmak çok zor oldu....
|